İslamcılara ittihad-ı İslam

Son dönemde yeniden canlanmaya başlayan İslamcılık tartışmalarının işaret ettiği tarihsel geçmişi ile içinden geçmekte olduğumuz dönemsel şartlar arasındaki benzeşmeye pek dikkat etmiyoruz. İslamcılık kavramsallaştırmasından ne anlaşılması gerektiğinden başka tarihsel bir olgu olarak siyasi düşünce tarihinin bir nesnesi olmaya indirgenmesi ile Müslümanların özne olmaktan çıkması arasında tuhaf bir ilişki var gibi geliyor.

İslamcılık tartışmaları etrafında öne sürülen en zıt fikirlerin bile buluşacağı ortak zemin, herhalde her şeyden önce ittihad-ı İslam ana fikri olsa gerek. İslamcılık sadece ittihad-ı İslam fikrinden ibaret olmasa da, ittihad-ı İslam tezi olmadan bu konuyu müzakere etme zemini hiç olamaz.

İslam dünyasının Batılı sömürgeciler tarafından sömürgeleştirilmeye başlandığı, Osmanlı binasının temelden sarsılmaya başladığı dönemde Güney Afrika’dan Java adasına, Türkistan’dan Libya çöllerine kadar karşılık bulan bir çığlık olarak Boğaziçi’nde yankılanan çağrıydı. Hilafet fikrinin o dönem dünya Müslümanları için anlamının, bugün için tasavvur bile edilemeyecek derinlikte olduğu ortada. Pratikte İslam dünyasının, Osmanlı’nın durumunu ne kadar etkileyebildiği tartışılabilir ama bugüne kadar süregelen, evrensel boyutu olan, yegane, yerli düşünce olarak görmek gerekir.

İttihad-ı İslam fikri Abdülhamit tarafından siyasi bir proje olarak sahiplenildiğinde bunun sadece dış saldırılara karşı bir savunma, emperyalistlere karşı sömürgelerindeki Müslümanları bir tehdit, hatta blöf olduğunu düşünmek eksik bir okuma olacaktır. İttihad-ı İslam aynı zamanda Osmanlı’nın tebaası Müslümanlar-arası çatışma ihtimaline karşı da geliştirilmiş bir siyasetti. Özellikle Necef, Basra gibi bugünkü Irak sınırlarındaki Sünni-Şii gerilimine, hatta hızla yayılan Şiileşmeye karşı Osmanlı Hilafeti adına bir tedbir boyutu olduğunu da unutmamak gerek.

‘İslamcılık öldü’ söylemine karşılık tam da bugünlerde İslamcılığın, en azından ittihat fikri etrafında, yeniden diriltilmesi, tahkim edilmesi gereken son derece önemli tarihi bir süreçten geçiyoruz. Ortadoğu önce küresel hegemonların müdahalesiyle kan gölüne çevrildi. İşgal, yağma, acı ve kan kokan bir ortamda adeta bölgenin varoluş kodlarıyla oynandı, kendi varlık gerekçelerine yabancılaşır oldu bölgenin insanı.

Afganistan; Sovyet işgalinin, Amerikan müdahalesinin perişan ettiği bir ülke. Irak’ta Amerikan ambargosu ve işgaliyle bozulan dengeler adeta mezhep savaşı çıkması için dizayn edilmiş gibi. Bu coğrafyanın aşina olduğu farklılıkları yabancısı olduğu etnik ve sekter savaşa dönüştürmek için, insanlar birbirine kan davası gütsün diye sofistike yöntemler geliştirildi adeta.

Şimdilerde işgal olmaksızın Suriye’de yaşanan iç savaş, bölgesel etkileriyle birlikte bir mezhep çatışmasına doğru evrilme istidadı gösteriyor. Her gün yüzlerce Müslüman birbirini katlediyor.

Irak’ta son bir ay içinde beş yüzden fazla insan öldü. Kimin, kimi, niçin katlettiğini sormanın bile anlamını kaybettiği bir kaos yaşanıyor. Bağdat’ta gün geçmiyor ki masum insanlar pazar yerinde, müminlerin bedenleri camide bombalarla parçalanmasın…

Suriye’de gelinen noktada kimin mazlum, kimin zalim olduğunu bile anlamsızlaştıracak bir vahşet yaşanıyor. Kudüs’ü kurtarmak şiarıyla yola çıkan, Sünni, Şii tüm Müslümanların gönlünde yer edinen Hizbullah, Müslüman kardeşlerine yönelik cephe açıyor.

Muhalifleri özgürlük adına cesaretlendiren ülkeler, milyonlarca silahsız insanı zalim bir diktatörün füzeleri karşısında çaresiz, yalnız bırakıyor. Kendi saltanatlarını, küresel işbirlikçiliklerini sorgulamayan şeyhlikler, tiranlar; güdümlü stratejilerini on binlerin kanı üzerinde inşa edip masum insanları çaresiz bir şekilde gökten yağan füzelerin insafına terk ediyor.

Emperyal projeleri bozmak adına Amerikan stratejisine karşı çıkan İran, akan kanı yüksek stratejik hesaplarına tercih ediyor. Hem bölge ülkeleri ve şeyhlikler hem İran kan siyasetini vicdanlarda masumlaştırmak için mezhep taraftarlığına sığınıyor adeta. Siyonist sömürgeciler tüm bu boğuşmayı zevkle izliyordur. Doğulu ve Batılı güçler küresel politikalarını, rekabetlerini bu kan havuzunda deniyor; mütekebbir halleriyle basiretsiz, bilinçsiz Müslümanların düştüğü duruma bakarak eski günlerin hazzını tadıyor.

Tüm bu yaşanan acı verici insanlık halinden çıkmak, insanları, milletleri, devletleri sarsmak için güçlü bir sese ihtiyacı var İslam dünyasının… Adeta sur üflenircesine inandıkları dini yeniden hatırlatacak, ihtar edecek bir güçlü soluk… Yeniden ittihad-ı İslam vakti. Entelektüel kaygılardan çok daha öncelikli olarak zulmete karşı yeniden kardeşliğe, umuda, ittiad-ı İslam’a çağırma vaktidir.

lgili YazlarDüşünce, Siyaset

Editr emreakif on May 30, 2013

Yorumunuz

İsminiz(gerekli)

Email Adresiniz(gerekli)

Kişisel Blogunuz

Comments

Dier Yazlar

Daha Yeni Yazlar: