Abdülhamid’in hatası

İslam Alemi uzunca bir süredir kendine olan öz güvenini kaybetti. Bozgunlar, yenilgiler, parçalanmalar, sömürgeleştirilmeler, ihanetler sonucu korku ve şüphe hayata bakışımızı, dünyayı değerlendirme biçimimizi belirleyici oldu.

Elbette bu duygu hali bir sonuç. Bu algının yerleşmesinde yaşanan acılar ve kendi dışımızdaki dünya, özellikle Batı uygarlığı ve onun maddi tezahürleri karşısında ‘gerikalmışlık’ psikozunun etkisi büyük. İslam medeniyeti tüm canlılığıyla diri olmasına karşın Müslümanların perişanlık sergileyen durumları, eşyanın hakikatini keşfetme ameliyesinden nasıl ve neden uzaklaştıkları konularında kafa yormak yerine ortaya çıkan sonuçlar karşısında genel bir yılgınlık, korku ve kuşku hali ortaya çıktı. Bu ufuk kararmasına yol açan kötümserliğin farklı coğrafyalarda, farklı alanlarda, değişik tezahürlerini görebiliriz.

Her yaprağın kıpırdanışında Yahudi, Siyonist parmağı aranması gibi Batı’nın parçalayıcı siyaseti, Amerika’nın sömürgeciliği, lobilerin komploları, Masonların gizli oyunları vb. etrafımız karabasanlarla kuşatılmıştır adeta. Her biri yaşanan bir gerçekliğin abartılmasıyla adeta mutlaklaştırılan, aşılması imkansız, belirleyici sabiteler halinde saplantıya dönüşen bu korku çemberini kırmak ne mümkün!

Son dönem Osmanlı aydınlarından Hüseyin Kazım Kadri ilmi birikiminin yanı sıra İttihatçılar döneminde önemli devlet görevlerinde bulunmuş hatırı sayılır bir entelektüeldi. Dini ilimlerdeki müktesebatına rağmen Batı’yı da çok iyi tanıyan Hüseyin Kazım Kadri, birlikte Yeni Zelanda’ya yerleşip siyasi kavgalardan uzak hayat sürme planları kuracak kadar Tevfik Fikret’in yakın dostu idi. Hatta ütopyalarının küçük bir modelini bir ara Manisa’da gerçekleştirme denemesinde bile bulunmuş bir muhalif.

Hüseyin Kazım, II. Abdülhamid’e muhalif olmasına rağmen daha sonra İttihatçılardan kopup ‘nerede hata yapmıştık’ sorusunu sorma cesaretini gösterdi. Abdülhamid’le ilgili tespitlerinde biri bana çok anlamlı gelir. Abdülhamid’in en büyük hatası olarak –mealen- şu tespiti yapar: Parçalanmakta olan bir imparatorluğu korumak için Padişah’ın uyguladığı yasakları, içinde bulunduğu yalnızlıktan dolayı aldığı tedbirleri anlamak mümkün olsa da uygulamalarının en büyük olumsuzluğu içimizdeki pozitif enerjiyi bu tedbirler adına öldürmesidir; bu yaratıcılığın ortaya çıkmasına izin vermemesidir.

Benzer karamsarlığın, kuşkuculuğun Ortadoğu’yu, Türkiye’yi yeniden kuşatmakta olduğunu görmemek imkansız. Olumsuzluklar komploları üretiyor. Bir yanda Amerika Suriye’yi parçalamak istiyor, diğer tarafta mezhep çatışması körüklenerek Ortadoğu Sünni-Şii ayrımına sürükleniyor, Siyonistler Mısır’da kargaşa çıkartıp İslamcıların iktidarını engelliyor, İran Sünnilere karşı savaş açıyor, İngilizler Irak’ta Kürt devleti kurduruyor… Her birinde bir parça gerçeklik payı bulunsa da sonuçlarında hep dışımızdaki güçlerin belirleyici olduğu korkusu zamanla yorumlama biçimine dönüşüyor.

Bu sağlıksız ruh hali tersi durumda da tezahür edebilir. Kendi gerçekliğinden kopuk olarak hayali bir güç vehmederek kendini her şeyin mutlak hakimi sanma duygusu… Var olan imkanları sistematik bir şekilde akıl planında realize etmek yerine ütopyaları reel-gerçek sanma yanılgısı benzer hezimetle sonuçlanıyor.

Ruhumuzu saran, gerçeklik algımızı belirleyen, hepsinden önemlisi bir tür mutlaklaştırılan bu güçler, emperyalistleri, işgalcileri şartlar elverse de aşılması imkansız kılıyor. Zira her şeyin izahını kapsayan bu duygu, toplumun hamle gücünü elinden aldığı gibi kendine olan güvenini kaybettiriyor ve yerini teslimiyete yahut irrasyonel tepkilere bırakıyor.

Her korku, her komplo bir gerçekliğin uzantısıdır ama hiç biri asıl değildir. Asli olmayan nedenleri mutlaklaştırmak Müslüman bir toplum için itikadi olarak uzak durulması gereken bir durumdur; zira toplumun gelecek umudunu yok eder.

Siyasal ve toplumsal gelişmelerin izah tarzı olarak bu duygu hali, Türkiye’de de gittikçe yerleşme emareleri gösteriyor. Sebepleri görmezden gelerek sonuçlar üzerine odaklanmış bir anlama biçimi katı bir içe kıvrılmayı getirirken gerçeklik ilişkisini koparmaktadır. Aydınlardan siyaset adamlarına ve medyaya kadar geniş kesimlerde sanki bilinçli olarak üretilen, yaygınlaştırılan ‘büyük güçlerin oyunları’ fikri tam da Abdülhamid’in içine girdiği sarmalı hatırlatıyor.

Eğer bu memleket üzerinde büyük oyunlar devreye sokulduysa gerçekten, tam da bu nedenle hamle gücünü, özgüveni yeniden elde edip, sebep-sonuç ilişkilerinden dersler çıkarmalı. Olayı salt iktidar sorunu olarak görmek, bu bakış açısına sıkışıp kalmak sadece belli bir  kesimi peşinizde tahkim etmeye yarar. Korku ve komplonun kuşattığı bir düşünme biçimi ne sorunları anlamaya ne de çözüm üretmeye yarar

lgili YazlarSiyaset

Editr emreakif on July 23, 2013

Yorumunuz

İsminiz(gerekli)

Email Adresiniz(gerekli)

Kişisel Blogunuz

Comments

Dier Yazlar