Mağdur ama yetmez

Tarih ne yazık ki nelerin başarıldığını yazar, başarının nasılı üzerinde durmaz. Hele niçin sorusu hepten tarih felsefesinin konusudur.

Başarıya, sonuca odaklanan kitleler için başarının yöntemi, meşruiyeti sorgulanmaz. Zirvede olduğu, gücü elinde tuttuğu sürece zaten haklı ve meşru sayılması, içselleştirilmesi daha kolaydır. Kitleler güce ikna olmaya yatkındır çünkü. İnsanlık adına lanetlenen diktatörlerin iktidar günlerinde kitleler nezdinde nasıl algılandığı sorusuna alacağımız cevap hepimizi şaşırtabilir. Başarılı olsalardı tarih başka türlü yazılacaktı onlar için.

Mağlubiyetin mahkum edilmesi daha kolaydır. Kaybeden her hareket, lider, düşünce kıyasıya eleştirilmeyi hak etmiştir kitleler nezdinde. Değil mi ki yenilmiştir; o halde yöntemi, meşruiyeti kolayca sorgulanabilir demektir.

Sözün burasında Mısır’da yaşanan Müslüman Kardeşler deneyimini, başarısızlık söyleminin rahatlatıcı gerekçelerine sığınmadan soğukkanlılıkla ele almanın vaktidir. Zira gittikçe artırma temayülü gösteren baskıya karşı gelişen öfke ve tepkinin bizi teslim alacağı ortama doğru sürükleniyoruz.

Müslüman Kardeşler’in maruz bırakıldığı haksızlığa karşı kitlesel tepki gittikçe artarken hiç beklenmedik biçimde askerin belli hedefleri gözeterek ateş etmekten çekinmemesi yeni bir aşamaya gelindiğini gösteriyor. Onlarca sivilin açılan ateşle can vermesi, Müslüman Kardeşler’in yöneticilerinin gözaltına alınmaya başlanması eski Mısır günlerine geri dönülmekte olduğunun işaretleri…

Kurulduğu günden itibaren inişli çıkışlı tarihi boyunca sürekli sistemin dayağını yiyerek gelen bir hareketin, bin bir tedbirle iş başına geldikten sonra bu derece aşağılanmasının sonuçları ağır olacak.

Bu süreç bu şekilde devam ederse Müslüman Kardeşler eski mücadele yöntemlerine geri dönecek; baskıyı, zulmü lanetleyen ve bunun sağladığı haklılıkla yetinme duygusu her tarafı kuşatacak. Güç ve iktidar sahiplerinin baskısı karşısında retorik düzeyi yüksek bir dil gelişecek… Bu sürece girmeden, her yenilgi soncu biz demiştik ucuzculuğuna kaçmadan yoldaki işaretlere bakmakta yarar var.

Çözümleme adına sosyologların teolog gibi konuştuğu bir ortamda hele Mısır gibi bir konuda analiz yapmanın riski ortada. Teorik olarak İslam hukukunun temel sayıldığı bir ülkeye dair seküler verilerle eleştiri yapmak, öznesinin İslamcıların olduğu gelişmeler hakkında akıl yürütmek Türk entelijansiyasının pek hoşlandığı bir durum. Oysa Müslüman bir toplumda, üstelik büyük ekseriyetinin dini referans kabul ettiği bir toplumda, tarihi boyunca İslami siyaset yapmaya adanmış bir yapının nerede eksik kaldığı sorusuna cevap vermek sadece bilgi sahibi olmayı değil farklı bir paradigmayla bakmayı gerektiriyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidarda başarılı ya da başarısız olduğuna hüküm vermek için hükümetlerine yeterli zamanın tanınmadığı ortada. Üstelik müesses nizamın askeri, ekonomik, kültürel ve uluslararası uzantıları da güç kaybetmediği ortadayken hareketin farklı Müslüman kesimlerin desteğini alamamasının nedenleri üzerinde durmak gerekir.

Müslüman Kardeşler programı ve söylemi gereği Mısır toplumu içinde elitist sayılabilecek bir yapıya tekabül eder. Hem İslam anlayışları hem sosyal konumları bu sınırlı elitizmin altını çizer. Ancak kitlesel siyasete girmiş bir hareketin daha kucaklayıcı olması beklenir. Ülkedeki farklı dini gruplara, cemaatlere mesafeli tutumu var olan destek potansiyelini parçaladı. Mesela Şazeliyye gibi tasavvufi gruplara mesafeli durması gibi…

Yetişmiş insan kadrosunun verdiği özgüvenle bir yanda avukat, mühendis vs. örgütlerini ele geçirirken diğer tarafta toplumun mağdur kesimlerinin ihmali söz konusu olamasaydı ortak tabana hitap eden Selefilere bu kesimler kaptırılmazdı.

Mısır toplumunda büyük kesimi oluşturan bu kitleler darbe sürecinde Batıcı, laik kesim hanesine yazılarak kitlesel tepki görüntü verilmesine yaradı.

Bir önemli sorun da Müslüman Kardeşler’in bir cemaat olarak mı kalacağı yoksa siyasal partiye mi dönüşeceğidir. Cemaat yapısını koruyarak siyaseti parti üzerinden yapacaksa bunun dengesi nasıl sağlayacağı önemlidir. Su yüzüne çıkamasa da Mursi bu gerilimi fazlasıyla yaşamıştır. Ne geleneksel anlamda cemaat ne de modern anlamda siyasal parti olamamak durumuna sürüklenmek en büyük açmazdır.

Tüm bunların üstünde değişen dönüşen ve olanca çeşitliliği ile farklılıkları da barındıran devasa bir ülkeyi kuşatıcı bir dili nasıl geliştirileceği sorusuna hazırlıklı olup olmadıkları da önemli. Cemaat içi bir dille bütün bir ülkeyi kuşatıcı bir dil geliştirmenin imkanı da yoktur.

Baskılar arttıkça haksızlığa karşı çıkmanın verdiği özgürleştirici hava kitleleri yeniden harekete geçirecektir. İslamcılığın öldüğüne, iktidarda ya da muhalefette olduğuna göre karar verenleri yanıltacak bir enerjinin, bedeli ağır olsa da, ortaya çıkacağı kesin. Ancak başta İhvan olmak üzere Türkiye’den pek çok çevre de bu yakıcı sorulara cevap aramak durumundadır.

lgili YazlarSiyaset

Editr emreakif on July 11, 2013

Yorumunuz

İsminiz(gerekli)

Email Adresiniz(gerekli)

Kişisel Blogunuz

Comments

Dier Yazlar

Daha Yeni Yazlar: