Abdülhamid metaforu

Abdülhamid doğum yıldönümü vesilesiyle yeniden tartışılmaya başlandı. İmparatorluğun en sancılı döneminde uzun süre ülkeyi yönetmiş padişah objektif değerlendirebilmek ne kadar mümkün?

Şu gerçeği fark etmemiz gerekiyor: Abdülhamid, Türkiye’deki tüm siyasal ve ideolojik bileşenler açısından bir metafordur. Tarihsel olarak kişiliği, yaşadıkları, hatta uygulamaları bile bu metaforun gölgesinde kalır.
Abdülhamid ismi etrafında bu zamana kadar yapılan tartışmalar her şeyden önce onun ne olduğundan çok bugün için neye tekabül ettiğinin tartışması hatta çatışmasıdır. Bu yönüyle çökmeye yüz tutmuş bir imparatorluğun tartışmalı bir padişahını değil tarihin izdüşümünü, bugüne düşen gölgesini tartışıyoruz.

Akademik alanda Abdülhamid ele alınmadan önce bu ülkenin geleceği, geçmişle olan ilişkisi yani bir bakıma varoluş kaygılarının istikametine dairdir bu kopan fırtına. Tarihin ideolojik okuması, Osmanlının reddi ve tüm kötülüklerin kaynağı gösteren Cumhuriyet elitleri nezdinde bunun sembolü Abdülhamid olabilirdi. Gerek batılı medeniyet ailesine dahil olma kaygısı gerekse elitlerin onunla yaşadıkları şahsi ve siyasi hesaplaşma bu metaforik yoğunlaşmayı zorunlu hale getirdi.

Diğer tarafta, batılılaşma serüvenin Anadolu insanının vicdanında, hafızasında, hissiyatında yaptığı darbe ve yaşattığı travmalar karşısında Abdülhamid figürü bir sığınak olmuştur. Abdülhamid’in, her şeyden önce bir siyasetçi olarak, uygulamaları bu hissiyata hitap eden, dokunan ve buradan beslenen bir boyutu var… Anadolu’nun Müslüman zihin dünyasına yabancı elitlerin anlamadığı, anlamak istemediği bu dokunuştur ve Abdülhamid’i olduğundan öte boyutlara taşıdığı muhakkaktır.

Hissiyat ve fikriyatın, siyaset ve seçkinciliğin karşı karşıya geldiği bu tarihsel kişilik, kendi olmaktan çok metaforik katmanlara sahip olması Türkiye’deki entelektüel, akademik düşünce ortamının da önüne geçecektir.

İkinci olarak, ister sevelim ister nefret edelim o bir siyasetçidir. Üstelik çökmekte olan bir imparatorluğu dünya devlerine karşı ayakta tutmaya çalışan, her alanda zafiyet gösteren bir yapıda siyasi bir muktedirdir. Zaten Abdülhamid’i bunca uygulamalarına karşın şimşekleri üstüne çekiyor olmasının en önemli sebebi iktidar sahibi olmasıdır; yani bir irade göstermesi…

Aklı başında tüm tarihçilerin kabul ettiği bir husus şudur, döneminin dünya gücünü elinde tutan imparatorlarla kıvrak siyaset yürütebilmesi, olanca imkansızlıklar içinde dünya gücü olarak mücadele edebilmesidir.

Ve en önemli husus, herhangi bir Osmanlı padişahı olmanın ötesinde Halife odluğunu Osmanlıya, İslam alemine yani bize ve dünyaya hatırlatmış olmasıdır. Osmanlı sonrası uygulanan İngiliz stratejisi İslam dünyasının hilafetsizleştirilmesi esasına yöneliktir.. İşlevsiz, sembolik isim bile olsa, metaforik bir hatırlatma yapabilecek tüm bilinç temerküzünü engelleyen politikalardır.

Hicaz bölgesinin, anlaştıkları isyancı Şerif Hüseyin’e değil de en marjinal bir akımın eline teslim edilmesindeki ince stratejiyi iyi okuduğumuzda Abdülhamid’in neden ideolojik kamplaşmanın merkezinde olduğu daha iyi anlaşılır,

Abdülhamid tartışmasının bugün geldiği düzey 30-40 yıl önce yapılan ‘Kızıl Sultan mı Ulu Hakan mı’ tartışmasıyla tıpatıp aynı değildir. Tartışmanın ana ekseni görünüşte benzer gibi durmasına rağmen artık kime ne kadar yarayışlı olduğu üzerinden yürütülmektedir. Ki bu da Abdülhamid gerçeğinin anlaşılmasını engelleyen, anlamını çürüten bir husustur.

Akademisyenlerin, profesyonel tarihçilerin eline bırakmadan onu ‘Ulu Hakan’ ilan ederek ideolojik putları yıkanların neyi söylemek istediklerinden çok uzakta olduğumuz bir gerçek. Devletin Osmanlı ile barıştığı (Demirel 1999’da, artık devletin Osmanlı ile barışma zamanının geldiğini söylemesi manidardır) bir dönemde bu tartışmanın bir dünya görüşü meselesi olmaya devam ettiğini söyleyebilir miyiz? En azından her iki taraf için aynı yoğunlukta bir iddiayı taşıdığı söylenebilir mi ?

Osmanlının gerçek anlamda son halifesi sayılması gereken Abdülhamid’i halk tasavvurunun velilik makamına yerleştiren hissiyat, biraz da bu kaybedilen anlam dünyasına duyulan özlemle alakalıdır.

Bir yanda ülkede, özellikle eğitimde gerçekleştirdiği alt yapı hamleleri ile muhafazakar modernleşmeci sultanın aynı zamanda merkezi tahkim etmek adın İslamcılık siyasetini küreselleştirmesi bir tür toplumsal şizofreni yaşayan nesillerin kavraması zor,

Abdülhamid’in İslamcılık politikaları ‘bozgunda fetih düşü’ yerine tünelin sonundaki ışığı işaret eden pratik bir hamledir. Bu hamlenin düşünsel, siyasal, toplumsal karşılığının potansiyel imkanları tartışmayı kaçınılmaz olarak ideolojik kamplaşma meselesi yapacaktı. Nitekim bugüne kadar öyle geldi. Bugün için ise, Osmanlı markasının her yerde taşındığı ortamda ise içi boşaltılmış olarak sürdürülüyor.,

Hiç olmazsa bir siyasetçi olarak hataları ve sevapları ile başardıkları ve maruz kaldıkları, İdeolojik zaaflarıyla ele alacak akademik ortam oluşsaydı.

lgili YazlarDüşünce, Siyaset

Editr emreakif on September 24, 2016

Etiket: , ,

Yorumunuz

İsminiz(gerekli)

Email Adresiniz(gerekli)

Kişisel Blogunuz

Comments

Dier Yazlar

Bir Önceki Yaz: